| Sıkışıp kalan |
Bazen kendimi kibritçi kız gibi hissediyorum. Hani şu ünlü yazarın bir romanında ki kibritçi kız gibi. Okuyup okumadığımı bile hatırlamıyorum aslında romanı. Belki bir çizgi film de izlemişimdir, yapıldıysa ya da ne bileyim belki de bir çizgi romandı. Ama kesinlikle okuduğumu hatırlamıyorum. O ısınmak için, hayatını sürdürmek için satması gereken kibritleri yakıyordu. Ve her kibrit ile bir başka hayal dünyasına dalıyordu. Ben de karşıma çıkan sorunları çözmek için birer kibrit yakıyorum sanki. İşin garibi bir işe yarayıp yaramadığını da bir türlü zamanında anlayamıyorum. Bazen (aslında sık sık) balkona çıkıp çevre evlerde yaşayanları inceliyorum göz ucu ile. Amacım röntgencilik değil, insanların ev içindeki hareketlerini izliyorum biraz biraz. Kim kime nasıl davranıyor, masada tuzluğu isterse biri kim getiriyor diye mesela. Ya da ne bileyim sofrayı kim kuruyor. Kim topluyor diye bakıyorum. O garip sarı ışıkların vurduğu perdelerde oynayan gölgeler içimi ısıtıyor bazı zamanlarda. Yitip gitmişlik duygusunu ortadan kaldırıyor çöreklenen üstüme. Yaz geldi ya oğlan sabahları erken kalmasın diye akşamları halamlara gidiyor. Eve bir sessizlik çöküyor ölümden beter. Ne müzik ne televizyon ne de internet çare etmiyor. Bir zamanlar hemen hiç sıkılmazdım şimdi geberiyorum sıkıntıdan. İşte tam bu sırada kibritçi kız gibi hissetmeye başlıyorum kendimi, o yazarını bile bilmediğim kibritçi kız. Bir iki sigara derken iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor durum, kapıyorum köpeği atıyorum dışarı kendimi. Saatin kaç olduğunun ya da havanın ısısının hiç önemi yok. Yürüyorum. Yürüyorum. Amaçsızca yürüyorum. Tam o sırada birilerini görüyorum beraber yürüyorlar sokakta. el ele falan değiller (yani aslında kıskanmıyorum onları). Sadece beraber yürüyorlar karanlıklar içinde bir yerden bir yere. Hem de kibrit bile yok ellerinde. Birbirlerinin yolunu aydınlatmışlar yürüyorlar ileriye. Neler konuşuyorlar acaba diye ara sıra merak etmiyor da değilim. Ya da neler bekliyorlar hayattan. Ya ben ne bekliyorum ki hayattan, köpeğimin önderliğinde yürüyorum bir yerlere. İşin garibi bizim önder sadece rahatlama ihtiyacı için götürüyor beni, aslında sanırım "ne şehittir ne gazi b.k yoluna gitti bizim Niyazi" hikâyesi benimki. Bunca zamandır bekliyorum. Oğlumu canının parçası sayacak, beni sevecek birini. Sanırım farkındasınız kavun almak gibi bir şey değil bu manavdan. Kaldı ki ben kavun almaktan da hiç anlamam. Hep "hayırlısı ise olsun", "kısmetse olur" teranesi ile büyütüldük ya bu alışkanlık bir türlü gitmiyor üstümden. Beklemek sanırım en iyi yaptığım şey hayatta. Bazen fotoğraf çekmeye çıkıyorum dışarı. Çok seviyorum fotoğraf çekmeyi. Tek başına yapılacak işlerden biri ne de olsa. Birkaç kare, birkaç kare derken makaralar bitiyor, benim iştahım bitmiyor. Bu sıralar acayip sıkılıyorum anlayacağınız. Hayırdır inşallah ama çok sıkılıyorum. Sanki fırtınadan önceki sessizlik gibi acayip sıkılıyorum. Allah sonumu hayır ede. Bırakın bu sayıklamaları. Mutlaka daha iyi işler vardır yapabileceğiniz. En iyisi mi gidin birilerinin hayatında ışık olun. Belki farkında bile değilsinizdir ama mutlaka sıkılan, yolunu bulamayan birileri vardır çevrenizde. Vakur falan göründüğüne de bakmayın. Sizi bekliyor aslında ama çaktırmıyor. Sağlıcakla kalın. Not: Bu yazıyı ne zaman yazdım bilmiyorum. Sıkışıp kalmış hd nin bir köşesine sabah buldum... Okudum... Siz de okuyun istedim... |
||
| Sayfa başı | ||
| Yorum Gönder... | ||
| Bu sitede yayınlanan fotoğrafların tüm hakları (maddi ve manevi) 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince Tunç KUTLU'ya aittir. Hiç bir şekilde kullanılamaz ve iktibas edilemez. Aksine davranışlarda gereken bütün hukuki yollara başvurulacaktır. | ||
| Copyright © 2004-2008 Tunç KUTLU | V:2.0 | |